Hac; kutsal kabul edilen mekânları dinî maksatla ziyaret etmedir. Hac; İslâm'ın beş şartından biridir. 

Hac kelimesi İbrânîce'de hag şeklindedir; "bayram" anlamına gelen bu kelime "bir şeyin etrafında dönmek, dolanmak" mânasındaki hvg kökünden türemiştir.

Hac veya hag çok eski bir Sâmî tabir olup İbrânîce'den başka Ârâmîce'de ve Sâbiî dilinde de bulunmaktadır. Kelimenin asıl anlamının "bir şeyin etrafında dönme, dolaşma ve halka oyunu" olduğu, daha sonra bayram mânasını kazandığı belirtilmektedir. Arapça'da "gitmek, yönelmek; ziyaret etmek" anlamlarına gelen hac kelimesi, fıkıh terimi olarak imkânı olan her müslümanın belirlenmiş zaman içinde Kâbe'yi, Arafat, Müzdelife ve Mina'yı ziyaret etmek ve belli bazı dinî, görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı ibadeti ifade eder. Bu ibadeti yerine getirenlere Arapça'da hâc (çoğulu huccâc). Türkçe'de hacı denir.

Hacca gitmek isteyen kimse, bu kutsal görev için helal kazanç temin eder. Yola çikmadan önce varsa borçlarini öder, hak sahipleri ile helallasir. Günahlarinin bagislanmasi için tevbe edip Allah’tan af diler. Kazaya kalmis ibadetleri varsa mümkün oldugu kadar kaza eder. Yola çikacagi zaman evinde iki rek’at namaz kilar. Aile fertleri, dostlari ve yakinlari ile helallasip vede ederek yola çikar. Yolculukta ve hac ibadeti esnasinda baskalarini incitecek kötü söz ve davranislardan sakinir.

Ihrama girme yeri olan « Mikat » sinirina gelmeden önce tirnaklar kesilir, gerekli vücut temizligi yapilir ve mümkünse gusledilir, degilse abdest alinir. Erkekler giydikleri bütün elbiselerini çikararak « Izar » ve « Rida » denilen iki parça örtüye sarilirlar. Ihramli olduklari sürece ayak ve baslarini açik bulundururlar. Kadinlar ihrama girerken elbiselerini çikarmazlar.

Bundan sonra « Mikat » sinirinda « Ihramin sünneti » niyetiyle iki rek’at namaz kilinir ve hacca niyet edilerek telbiye getirilir. Böylece ihrama girilmis olur. Ihram devam ettigi sürece ihramliya yasak olan seylerden sakinmak gerekir.

Mekke’ye varilinca gusul yapilir veya abdest alinir. Sonra haremi serife gidilerek Kabenin etrafinda kudüm tavafi yapilir ve ardindan iki rek’at tavaf namazi kilindiktan sonra Safa ile Merve arasinda usulüne uygun olarak sa’y yapilir. Haci adayi bundan sonra ihramli olarak Mekke’de kalir. Burada kaldigi süre içinde mümkünse namazlari Harem-i Serif’te kilmak, firsat buldukça nafile tavaf etmek çok sevablidir.

Terviye günü, yani Arefe’den bir gün önce Arafata çikilir. Arefe günü günes batincaya kadar Arafat’ta kalinir. Ibadet ve dua ile vakitler degerlendirilir… Burada ögle ile ikindi namazlari cemaatle ögle vaktinde birlikte kilinir. Buna « Cem’i Takdim » denilir. Ögleden sonra vakfe yapilir. Günes battiktan sonra aksam namazi kilinmadan « Müzdelife » ye hareket edilir. Müzdelifede aksam ve yatsi namazlari cemaatle yatsi vaktinde birlikte kilinir. Buna « Cem-i Tehir » denilir. Geceyi Müzdelifede geçiren haci adaylari seytan taslamak için kullanilacak taslari burada toplar.

Bayram sabahi, sabah namazi erken kilinarak, « Müzdelife Vakfesi » yapilir. Hava aydinlandiktan sonra Mina‘ya hareket edilir. 

Bayramin Birinci Günü Minada Sirasiyla :

* Akabe Cemresine yedi tas atilir.

* Saçlar tras edilerek ihramdan çikilir. (Ifrad hacci yapanlara kurban kesmek vacib olmadigindan, bunlar Akabe Cemresine tas attiktan sonra tras olup ihramdan çikarlar. Temettü veya Kiran hacci yapanlar Akabe Cemresi’ne tas atip kurban kestikten sonra tras olur ve ihramdan çikarlar).

* Vakit ve imkan bulunursa ayni gün Mekke’ye gidilerek farz olan ziyaret tavafi yapilir.

Bayramin Ikinci Günü Sirasiyla : küçük, orta ve akabe cemrelerine yediser tas atilir. Bayramin birinci günü ziyaret tavafini yapamayanlar ikinci günde yaparlar.

Bayramin Üçüncü Günü : Yine Küçük, orta ve akabe cemrelerine yediser tas atilir. Ayni gün Mina’dan Mekke’ye dönülünce veda tavafi yapilarak hac vazifesi tamamlanmis olur.

Uygulamasini anlattigimiz Ifrad haccidir. Temettü ve Kiran haclarinin yapilisinda bazi farkliliklar vardir.

Temettü Hacci : Temettü hacci yapacak olan kimse Mikat sinirinda umre için ihrama girer. Mekke’ye gelince usulüne uygun olarak umreyi yaptiktan sonra tras olur ve ihramdan çikar. Terviye gününe kadar. (Yani Arefe gününden bir gün önce) Mekke’de ihramsiz olarak bekler. Terviye günü Mekke’de hac için yeniden ihrama girer ve yukarida anlatildigi gibi hac vazifelerini yapar.

Ancak ifrad haccindan farkli olarak :

1. Bayramin birinci günü Cemre Akabesine tas attiktan sonra kurban keser, ondan sonra tras olur ve ihramdan çikar.
2. Ziyaret tavafindan sonra haccin sa’yin yapar.

Kiran Hacci : Kiran hacci yapacak olan mikat sinirinda hem hac, hem de umreye ikisine birden niye ederek her ikisi için de bir ihrama girer. Mekke’ye varinca önce umre yapar, umreyi tamamladiktan sonra haccin kudüm tavafini, pesinden de haccin sa’yini yapar. Fakat ihramdan çikmaz. Ihramli olarak bekleyip terviye günü gelince Arafat’a çikarak tarif edildigi gibi hac vazifelerini yerine getirir. Kiran haccinda da ifrad haccindan farkli olarak : Bayramin birinci günü Cemre Akabesine tas attiktan sonra kurban keser, ondan sonra tras olur ve ihramdan çikar.


İslami kaynaklara göre haccın Hz.Âdem dönemine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Bir kısmı İsrailiyata dayanan bazı rivayetlere göre Kâbe'yi önce melekler tavaf etmiş, daha sonra da Hz.Âdem, Allah'ın emriyle Mekke'ye giderek Arafat'ta Hz.Havva ile buluşup kendisine Beytullah'ın etrafındaki hacla ilgili mukaddes yerleri gösteren meleklerin rehberliğinde haccetmiştir (Hamidullah, " İslam'da Hac", (trc. M. Akif Aydın) İTED, VIII/1-4 (1984)s. 123-127)

Hz. Şit'in peygamberliği sırasında onardığı Kâbe, Nûh tufanının arkasından uzunca bir süre kumlar altında kalmış ve nihayet Hz. İbrahim ile oğlu İsmail tarafından eski temelleri bulunarak yeniden inşa edilmiştir. "Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber beytin temellerini yükseltirken..." (Bakara, 2/127) mealindeki ayet bu inşaata işaret etmektedir.

Cenab-ı Hakk'ın Hz. İbrahim'e, "İnsanlar arasında hacca ilan et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde kendilerine ait birtakım yararları yakından görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de yoksula, fakire yedirin; sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve o eski evi tavaf etsinler" (Hac, 22/27-29) emrini vermesinden, insanları hac yapmak üzere Mekke'ye davet eden ilk peygamberin Hz.İbrahim olduğu anlaşılmaktadır. Hz.İbrahim haccın menasikini tespit ederek Kâbe'nin her yıl ziyaret edilmesini sağlamış ve oğlu Hz. İsmail'i orada bırakıp Filistin'e dönmüştür; o tarihten sonra gelen peygamberler ve ümmetleri de Kâbe'yi ziyaret etmişlerdir.

İslam'ın doğuşu sırasında Kâbe'yi tavaf, umre, Arafat ve Müzdelife'de vakfe, kurban kesme gibi adetler devam ettirilmekte, hac putperest gelenekleriyle birlikte sürdürülmekteydi.

Cahiliye Arapları Kâbe dışında Lât, Menât, Uzzâ ve Zülhalesa gibi tanrıların tapınaklarını, ileri gelenlerin kabirlerini ve dikili taşları da (ensab) tavaf eder ve buna "devâr" derlerdi (İbnü'I-Kelbi, s. 39) .

Hacılara su ve yemek ikram etme âdeti (sikaye, rifade) çok eski devirlerden beri devam ediyordu. 
Mekke'nin fethinden sonra Kâbe'nin içinde ve etrafında yer alan putlarla birlikte Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği hac ibadetinde bulunmayan şirk unsurları da tamamen temizlenmişti.

Hac, belirli fiillerin sadece Allah rızası için yapılmasından oluşan bir ibadettir. Kur'an-ı Kerim'de hac ibadetinin muhtelif safhaları hem şekli hem de manevi ve ruhi yönlerden tasvir edilerek çeşitli yararlarının bulunduğu belirtilir (Mesela bk. Hac, 22/28-33). Böylece insanlar, haccın hikmetlerini kavramaya ve gerek fert gerekse ümmet olarak onu layıkı veçhile ifa edip azami ölçüde hikmetlerini gerçekleştirmeye teşvik edilir.

Müminin hem malı hem de bedeniyle gerçekleştirdiği bir ibadet olan hac insanın bütün varlığını ilgilendirir ve bu haliyle külli bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer yükümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç duyduğu hayırların tahakkukunu hedef alan bir ibadettir. Bu bakımdan onun hikmetlerini üç noktadan hareketle tespit etmek mümkündür:

  1. Allah'ın insanlara bazı şeyleri yapmalarını emretmesi ve bunların yerine getirilmesi suretiyle kendilerine lütufta bulunması,
  2. Haccı gerçekleştiren insanın ona hazırlanırken, menasikini ifa ederken ve ibadetini tamamladıktan sonra kendi kabiliyetine göre elde edebildiği olumlu sonuçlar, 
  3. Bu ibadeti sadece Allah rızası için yerine getiren tek tek insanların iradelerinin ve tesir alanlarının dışında haccın bütün ümmete sağladığı faydalar ve onları ulaştırdığı yüksek seviye.

Haccın hikmeti, Allah'a yönelmiş insanla Allah arasında kul-rab ilişkisinin insanın kendi hayatı ve ayrıca içinde bulunduğu ümmet üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. Gazali'nin ifadesiyle hac dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanmasıdır. (İhya', I. 314)
Hac dış görünüşü itibariyle sembolleri andıran, gerçekte ise çeşitli ruhi eğitimleri sağlayan birbirinden farklı davranışların toplamından ibarettir.

Her Müslüman, imandan sonra en faziletli ibadet sayılan namazın (Müslim, "İman", 137-140) kıblesini oluşturan mübarek mekânı görmek, orada başta Hz.Muhammed aleyhisselatu vesselam olmak üzere geçmiş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri mücadeleleri hatırlamak, asırlar boyunca birçok müminin namaz, dua ve niyazlarına sahne olan manevi atmosferde yaşamak ister. Hac bu açıdan tarihin yeniden yaşanmasının ve mücerredin müşahhas hale gelmesinin vasıtası olmaktadır.

Hac ibadetinin temel gayesi ve hikmetlerinden biri insanların Allah'ın emri gereğince yurtlarını, ailelerini ve dostlarını, mallarını terk etmeye, bazı arzularına karşı koyup sıkıntıları göğüslemeye hazır olduklarını göstermeleridir.

Müminin hac esnasında elde ettikleriyle orada gerçekleştirdiği menasik arasında da bir ilişki vardır. Burada özellikle belirtilmesi gereken husus, haccın gerçekleştirildiği mekânla Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ve ilk Müslümanların yaşadıkları mekânın aynı olmasıdır. Mü'min hac esnasında, Resûl-i Ekrem aleyhisselatu vesselam'ın ve ashabının bulunduğu coğrafi mekânla karşılaşmakta, Kur'an'da "Allah'ın koyduğu dini işaret ve nişanlar" (şeairullah) olarak tavsif edilen (Bakara, 2/158; Hac, 22/32, 36) bu mekânlarda bulunarak o dönemin manevi ruhundan nasip almaktadır.

Diğer taraftan hacca giden her Müslüman, ihrama girerken büründüğü esvapla kabre girerken bürüneceği kefenin benzerliğinin şuurunda olarak artık bir bakıma dünya dışı bir düzene ayak uydurduğunu hissetmekte ve bunun etkilerini duymaktadır.

Tavaf kişiye, her şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü ve insanın da bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği şuurunu verir. Sa'y, Müslüman'ın sırf Allah istediği için katıldığı bir yürüyüştür; Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu fark eder. Arafat'ta rabbine yönelen insan daha bu dünyada, hiçbir yardımcının bulunmadığı şartlarda O'nun huzurunda durmanın manasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar; üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar.

Hac esnasında Müslüman daha önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat layıkı ile yaşayamadığı bir dizi imanı ve ahlaki özellikler kazanır; sahip bulunduğu olumlu niteliklerde ise daha çok sebat ve güç kazanır. Hac müminin kendi kendisinin farkına varma sürecidir.

Hacdan dönen mümin,İslam'ın ilk muhatapları olan ve hayatlarını ona vakfeden Asr-ı saadet Müslümanlarının yaşadığı yerleri gezerek, Peygamber'i kitaplardaki bilgilerle tarihi bir şahsiyet olarak tanımanın ötesinde sanki onu bizzat görerek imanını ve ikrarını tazelemiştir. Resûl-i Ekrem aleyhisselatu vesselam'ın yaşadığı yerleri ve kabrini ziyaret etmiş, tebliğ vazifesini başarıyla yerine getirdiği mekânlarda peygamberliğine bir daha şahadet etmiştir. Aynı zamanda dünyada mevcut çok çeşitli ırkları, bunların konuştuğu dilleri gözlemiş, ancak bu farklılıkların, sadece insanların birbirlerini tanıyarak iletişim kurabilmeleri için (Hucurat, 49/13) Allah tarafından birer alamet olarak yaratıldığının şuuruna varmıştır. Bunun yanında insanlar arasındaki bu farklılıkların birlik ve beraberliği engellemediğini, mevcut farklılıklarla birlikte Allah'a teslim olmanın her türlü vahdetin esasını oluşturduğunu fark etmiştir. Böylece dünyasının sınırları genişlemiş, coğrafi bilgileri nazari boyutlarını aşmış, yer küresinin muhtelif bölgelerinde yaşayan yüz binlerce insanla bir arada bulunmuş, en olumsuz şartlarda bile insanların birbirine müsamaha göstermesinin ne demek olduğunu bizzat tecrübe ederek anlamıştır.

Hac, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün Müslümanların aynı değerlere sahip oldukları ve bu değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini ortaya koyar. Hacca giden Müslüman bir ailenin ferdi, bir köyün, bir kasabanın veya bir şehrin sakini ve bir devletin vatandaşı olarak ülkesinden ayrılır, bir ümmetin ferdi olarak memleketine döner.

(Bu bölüm, Tahsin GÖRGÜN, "Hac", DİA., XIV, 397-399'dan özetlenerek hazırlanmıştır.)

Hac Mekke'nin fethinden önce farz kılınmakla birlikte müşriklerle ilişkilerin iyi olmaması sebebiyle Müslümanlar ancak fetihten sonra hacca gidebildiler. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam'ın katılmadığı bu hacda Müslümanların yanında Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden gelen müşrikler de vardı.
Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam fetih yılında bir hac emiri tayin etmemiş, Mekke Valisi Attab b. Esid bu görevi yerine getirmiştir. Fethi takip eden yıl Hz. Ebu Bekir hac emiri olarak görevlendirilmiş ve müşriklerin Mescid-i Haram'a yaklaşamayacağı (Tevbe, 9/28) kadın veya erkek hiç kimsenin çıplak tavaf yapamayacağı gibi hususları tebliğ etmek vazifesi ise Hz. Ali'ye verilmiştir.
Hicretin 10. yılında hac görevini ifa eden Resûl-i Ekrem aleyhisselatu vesselam'dan sonra gelen halife ve hükümdarlar da ya bizzat kendileri hacca gitmek yahut emir tayin etmek suretiyle hac kafilelerinin bu vecibeyi huzur içinde yerine getirmelerini sağlamışlardır. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, halifeliklerinin ilk yılında hac emiri tayin edip ertesi yıl bizzat hacca gitmişler, Hz. Osman halifeliğinin ilk ve son yılları hariç her yıl haccetmiş. Hz. Ali ise iç karışıklıklar sebebiyle hilafet yılları içinde buna hiç fırsat bulamamıştır.
Emevi halifelerinden Muaviye, ilki 44 (665) yılında olmak üzere birkaç defa, Abdülmelik b. Mervan 75'te (695), I. Velid 91 (710) ve 95'te (714), Süleyman b. Abdülmelik 97'de (716), Hişam b. Abdülmelik 106'da (725) haccetmişlerdir; Hişam'dan sonraki Emevi halifelerinin hiçbiri hacca gitmemiştir. Abbasilerden hacca giden ilk halife 140 (758), 147 (765), 148 (766) ve 152 (769) yıllarında hacceden ve 158'de (775) hac yolunda ölen Ebu Ca'fer el-Mansur'dur, Mehdi-Billâh iki defa, Harunürreşid ise dokuz veya on bir defa hacca gitmiştir. Harunürreşid'den sonraki halifeler (Fatımi halifeleri de dâhil) devlet merkezinden uzun süre ayrılmayı göze alamadıkları için hacca gitmemişlerdir. 
Abbasiler döneminde haccı etkileyen faktörlerin başlıcaları iç karışıklıklar, dış tehditler, bedevilerin çapulculukları, iktisadi sıkıntılar, susuzluk ve aşırı sıcaklarla sağlık problemleriydi.
Abbasi halifeleri, hacıların yol güvenliğini sağlamak için büyük organizasyonlar kurmuşlardır. Horasan'dan ve diğer uzak yerlerden gelen hacı adayları şevval ayında Bağdat'ta toplanır ve burada düzenlenen bir törenle yola çıkan kafileyi bir askeri birlik korurdu. Kafileler Kûfe, Necef, Kadisiye gibi etrafı hurmalıklarla çevrili yerlere ve büyük şehirlere uğrar, Fırat nehrini sallardan yapılmış bir köprü üzerinden geçerek Arabistan çölüne iner, sonra Necid yaylalarını geçip Hicaz dağları istikametinde yol alırdı. Harunürreşid'in karısı Zübeyde 3 milyon dinar harcayarak Bağdat-Mekke yolunu yaptırmıştı; bu yol daha sonra Nizamülmülk ve Adudüddevle tarafından da tamir ettirilmiştir. Yol boyunca inşa ettirilen büyük su depoları müstahkem kalelerdeki askerlerin gözetimi altındaydı. Kervanın başında atlı muhafızların refakatinde halifenin mümessili yer alır, bunu hacı grupları takip ederdi.
Endülüs Emevi hükümdarları ise devamlı şekilde Hıristiyanlarla savaş halinde oldukları için kendileri hacca gitmedikleri gibi halka da izin vermediler; âlimler de cihadın hacdan daha büyük önem taşıdığını, böyle bir zamanda altının yurt dışına çıkarılmasının uygun olmadığını söylediler; bu sebeple çok az sayıda Endülüslü haccedebilmiştir. Bu bilgilerin ışığında Harunürreşid'den sonra Mısır, Suriye ve Irak gibi Arap yarımadasına komşu ülkelerin hükümdarlarının istisnai olarak hac farizasını yerine getirdikleri söylenebilir. 
Ortaçağ'da hac birçok âlim ve edibin meslek hayatlarının başlangıcını oluşturmuştur. V (XI) ve VI. (XII.) yüzyıllarda Nişabur'da genellikle müderris ve kadılar görevlerine başlamadan önce Mekke'ye giderlerdi. Bu kişiler için hac, İslami ilimlerin merkezini ziyaret etmek ve İslam hukuku veya hadis araştırmalarını yerinde sürdürmek anlamına geliyor, memleketlerine döndüklerinde de kendilerine bir saygınlık kazandırıyordu.
(Bu bölüm, Abdülkerim ÖZAYDIN, "Hac", DİA., XIV, 399-400'den özetlenerek hazırlanmıştır.)

Osmanlılar, 1517'de Hicaz'ın yönetimini Memlükler'den devralmakla bütün İslam dünyasını ilgilendiren hac organizasyonunun sorumluluğunu da yüklenmiş oldular. Başşehir İstanbul Haremeyn'e çok uzak, fakat deniz ve kara yoluyla bağlantılı idi; bu bağlantıda resmi Şam ve Kahire güzergâhları ön plana çıkıyordu. İstanbul-Kahire hattında denizyolu önem kazanırken Şam'dan itibaren güneye yönelen İstanbul-Mekke kervan yolu uzun olmakla birlikte elverişli bir güzergâhı takip ederek Hicaz'a ulaşıyordu.

II. Abdülhamid döneminde askeri nakliyatın yanı sıra hac yolculuğunu kolaylaştırmak amacıyla Hicaz demiryolu yaptırılmışsa da 1908'de Medine'ye ulaşan hattın daha sonra Mekke'ye ve oradan da Cidde'ye kadar uzatılma planı, imparatorluğun dağılış sürecinde Türkler aleyhine kışkırtılan bedevilerin saldırıları yüzünden gerçekleştirilememiş, Medine'ye gelen trenler de daha çok asker ve mühimmat taşımıştır.

İstanbul, Şam ve özellikle Kahire'de hacca gidiş ve dönüş sırasında halkın da seyredebildiği çeşitli törenler yapılırdı. 
Yavuz Sultan Selim'den itibaren "Hadimü'I-Haremeyn" unvanını alan Osmanlı padişahlarının önemli görev ve sorumluluklarından biri, Suriye ve Arabistan çöllerini aşarak yaptıkları uzun yolculukta hacıların güvenliğini sağlamaktı. Hacıların güvenliğinin sağlanması, sadece büyük askeri birlikler bulundurmakla mümkün olabiliyordu. Hac kervanlarına ya bir yeniçeri bölüğü veya tımarlı sipahi birliği eşlik ederdi. Hac kervanının güvenliği için güzergâhta bulunan bedevilerden de faydalanılır ve onlara yaptıkları yardımlar, kafileye getirdikleri su ve yiyecekler için resmi ödeme (surre) yapılırdı. Çöldeki birçok konak yeri, kervanın su ihtiyacını sağlayan kuyu ve sarnıçları korumakla yükümlü küçük karargâhlar tarafından savunulurdu.

Hem dini hem de siyasi bakımdan böylesine hayati önem taşıyan hac güvenliği konusu. 1683-1699 Osmanlı-Avusturya savaşlarının dağdağasında bile ihmal edilmemiş, Haremeyn'e yapılan harcamalarda kesintiye gidilmemiştir. 
Osmanlı hükümeti, iyi düzenlenmiş bir hac şehrinin oluşturulması amacıyla azami çabayı göstermiş ve şehrin alt yapısına küçümsenmeyecek miktarda yatırım yapmıştır. Hac organizasyonunun bir uzantısı olarak Osmanlı döneminde Kâbe de zaman zaman onarılmış, IV. Murad döneminde (1623-1640) duvarları taş taş sökülerek orijinalitesine dokunulmadan yeniden inşa edilmiştir. Aynı şekilde Osmanlılar Medine'de de özellikle Mescid-i Nebevide imar faaliyetlerinde bulunmuşlar, ayrıca irili ufaklı birçok cami, medrese vb. tesisler yapmış ve bunlar için gelirleri yüksek vakıflar kurarak hacıların dini vecibelerini kusursuz biçimde yerine getirebilecekleri bir ortam oluşturmaya çalışmışlardır.

Osmanlı padişahları, devlet merkezinden ve savaşlar sırasında Avusturya ile İran sınırlarından uzaklaşmamak için hacca gidememişlerdir; fakat hanedanın kadın üyeleri arasındaki hacıların sayısı oldukça fazladır.

(Bu bölüm, Abdülkadir ÖZCAN, "Hac", DİA., XIV, 400-408'den özetlenerek hazırlanmıştır.)

Günümüzde hac hizmeti, hem gözetim ve denetim hem de organizasyon yönüyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sunduğu önemli hizmetlerden biridir. Başkanlığımız 30 yılı aşkın süredir, haccın dinimizin emirlerine, ülke insanımızın onuruna ve beklentisine uygun bir şekilde ifasına rehberlik ve öncülük etmekte, ilgili mevzuat çerçevesinde ülkemizde hac hizmetlerini titizlikle yürütmektedir. 

Ülkemiz hac organizasyonu, bugüne kadar bir çok merhaleden geçerek büyük bir tecrübe kazanmıştır. Sayısı 1 milyona yaklaşan vatandaşımızın hac kayıt işlemlerini yapmak, düzenlenen seminerlerle hacı adaylarını ve görevlileri eğitime tabi tutmak, Mekke ve Medine'de uygun oteller kiralamak, bir buçuk ay içerisinde bu kadar insanı kendi evlerinden alıp hava yoluyla başka bir ülkeye taşımak, kalacakları otellere yerleştirmek, intikalleri sağlamak, dini rehberlik ve tedavi hizmetleri vermek, yemek ihtiyaçlarını karşılamak, vefat edenlerin defin işlemlerini takip etmek, hac ve ziyaretlerini yaptırdıktan sonra hacıların belli bir sistem dahilinde yurda dönüşlerini sağlamak, bütün bu ve benzeri hizmetleri imkânlar ölçüsünde herhangi bir karmaşaya fırsat vermeden yerine getirmek şüphesiz zor bir iştir. Ancak yaptığı bu hizmetin öneminin ve taşıdığı ağır mesuliyetinin bilincinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı edindiği tecrübelerle birçok zorluğa rağmen hac organizasyonu düzenleme konusunda önemli mesafeler almıştır. Fakat kabul etmek gerekir ki, daha iyiyi ve mükemmeli yakalamak için yapılması gereken daha çok iş vardır. 

Cumhuriyet dönemindeki Hac organizasyonlarına baktığımızda; özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan (29 Ekim 1923) aşağı yukarı 6-7 yıl önce Hicaz bölgesinin Osmanlı hakimiyetinden çıkması ile kapanan hac yolu ve takip eden yıllarda gelen felâketler, hac seyahatinin sekteye uğramasına sebep olmuştur. Esasen surre de, Birinci Dünya Harbinde (Ağustos 1914-Kasım 1918) yolların kapanmasıyla Şam’dan geri dönmek zorunda kalmış, böylece yapılamayan hac seyahatinden sonra surre de tarihe karışmıştır.

Bu tarihden sonra ferdi girişimlerin dışımda uzun yıllar devlet eliyle hac organizasyonu gerçekleşememiştir. Başlangıçta Hicaz bölgesinin ve hac güzergâhının sömürgeci ülkeler tarafından işgâli, can ve mal güvenliğinin olmaması, başta kolera olmak üzere salgın hastalıklar ve diğer sağlık sorunları, sınırlardaki tehlikeler gibi sebeplerle yapılamayan hac seyahati, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da, ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik şartlar nedeniyle oldukça uzun bir dönem yapılamamış, dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı da oldukça az olmuştur.

1946’da yapılan bir araştırmada, 30 yıllık bir aradan söz edilmektedir. 1917’den 1947’ye kadar resmi hac izni olmamasına rağmen ikinci bir ülke üzerinden, kaçak yollarla pasaportsuz veya tüccar pasaportuyla hacca gidenler olmuştur.

1947’de hacca ilk defa izin verilmiş ve o yıl takriben 7.000 dolayında vatandaşımız hacca gidebilmiştir.

1950’de ise; hacca gidenlerin sayısı 9.000’i bulmuştur.

1960’lı yılların başında birkaç sene kesintiler olmuşsa da, sonraki yıllarda tekrar izin verilmiş ve çok sayıda insanımız hac görevini yapmıştır.

1953-1978 yılları arasında gerçekleştirilen hac yolculukları İçişleri Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde ve ilgili kuruluşların iş birliği içerisinde yürütülmüştür.

İlgili kararnâmeler ve yönetmelikler çerçevesinde hac organizasyonları;

1979-1988 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfının işbirliğiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nca düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da hac ibadetlerini, bu organizasyon altında ifa etmişlerdir.

1989-2000 yılları arasında hac organizasyonları, Başkanlığımız ile Başkanlığımızın gözetim ve denetim altında “A” grubu seyahat acentelerince ayrı ayrı düzenlenmiş ve vatandaşlarımız Hac Komisyonu’nca belirlenen oranlara göre, bu organizasyonlardan birisi ile hac farizalarını ifa etmişlerdir.

2001-2005 yılları arasında ise hac organizasyonları, serbest rekabet kuralları çerçevesinde yürütülmüş, vatandaşlarımız hac seyahatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı veya “ A” grubu seyahat acentelerin organizasyonlarından birisini serbestçe tercih ederek gerçekleştirmişlerdir.

27.05.2005 tarihinde ilgili kararnâmede yapılan değişikliğe göre 2006 yılından itibaren, ülkemize tanınan hac kontenjanı çerçevesinde, hacı adaylarından % 60’ı Başkanlık, % 40’ı  “A” grubu seyahat acentelerince hacce götürülmeye başlanmıştır. 

Suudi Arabistan'ın 1987’de Amman'­da İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı'nda kabul ettirdiği bir karara gö­re Hac'da kota uygulaması başlatılmıştır. Halen Türkiye'nin kotası nüfusuna oran­la 70.000 olup, müracaatlar bu sayı da­hilinde kabul edilmekte, Hac Komisyonu tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı ile "A" grubu seyahat acenteleri arasında paylaştırılmaktadır. 1979'dan itibaren de­niz yoluyla hac ve umre seferleri kaldırıl­mış, bir engel bulunmamakla birlikte son yıllarda karayolu terkedilerek havayo­luna ağırlık verilmiştir.

2007 yılından itibaren vatandaşlarımızca hac ibadetine yoğun ilgi gösterilmesi sonucu hacca gitmek isteyenler arasından kura çekilerek hac kayıtları yapılmaktadır. Ancak, daha önceki yıllarda hac kayıtı yaptırmış ve kuraya katılmış vatandaşlarımız yeni kayıt yaptıranlara göre daha şanslı  olarak kuraya girmektedirler.

Diyanet İşleri Başkanlığı, haccı bir ibadet ve eğitime bir vesile olarak görmektedir. Bu itibarla kontenjan sınırlaması nedeniyle kura çekimi sonucu hacca gidildiğinden; ömründe bir kez hacca giden vatandaşlarımızın hac farizalarını, adabına, usul ve erkanına uygun bir şekilde yerine getirmeye ve bu ibadetde sunulan hizmetin kalitesini her geçen yıl daha da artırmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir.